21 Mayıs 2017 Pazar

PANTEİZM

PANTEİZM
Panteizm: Grekçede “bütün”, “her şey”, “hepsi” anlamlarına gelen pan sözcüğü ile Tanrı anlamına gelen theos sözcüğünün bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur.
Evrentanrıcılık, heptanrıcılık ve tümtanrıcılık manalarında kullanılır. Terim ilk defa John Toland tarafından 1705 tarihli Sociniliğin Gerçek Anlamıyla Serimlenmesi başlıklı yapıtında kullanılmıştır.
Stoa filozofları tarihin ilk gerçek panteistleri oldular. Stoa’cıya göre her şeyin ussallıkla düzenlenmiş olduğu evren fizik dünyadan başka bir şey değildir. İçinde yaşanılan bu dünya olanaklı tek dünyadır, bundan daha yetkin ya da buna benzeyen ikinci dünya yoktur. Varolan her şeyin cisimsel bir varlığı bulunduğu bu bir eşi daha olmayan dünyada evrenin usu da (logos) zorunlu olarak cisimseldir.
Panteizme göre madde ve ruh birbirlerinden bağımsız bir varlığa sahip olmayıp bütün varlıkların tek sebebi olan üstün bir cevherin sıfatları ve görünüşleridir. Zorunlu varlıktır ve zorunlu olduğunu bilmesi kendi hürriyetidir. O, bir kanundur, bir kuvvettir. Yani o yüce cevher gayri şahsidir ve kişiliği yoktur. Bundan dolayı panteizm, kişilik kavramını ve hürriyetin varlığını kabul etmez. Hatta panteizmde Tanrı’nın onun kendisine bilinci ve kişiliği de yoktur. Deizme değil, fakat teizme karşıdır. Panteizm, monizmin ve immanentizmin bir çeşididir. Zira Tanrı’yı, alemde ve ya fikirde içkin kabul eder. Muhtelif şekilleri vardır:
a)      Sudûrcu ( Emanatesite) Panteizm: Yeni Platonculuğun kurucusu olan Plotinos’un öğretisidir. Buna göre Bir (vahid) olan varlık vardır, her şey merkezi bir kaynak olarak O’ndan sudûr yoluyla mertebe mertebe (hiyerarşi halinde) meydana gelir, fakat hepsi ayrı değil, aynı varlığı teşkil ederler. Bu Bir’den aşağı doğru inen ve varlıkları meydana getiren bir panteist felsefedir. Plotinos’un açıklamasına göre evrendeki her şey tıpkı bir ışığın çevreye yayılması gibi Tanrı’dan türemiştir. Varlığın başlangıcındaki, yokluğa eş olan noksan varlık, gittikçe mükemmele doğru yükselir, olgunlaşarak Bir’e yani Tanrı’ya ulaşır. Bu bakımdan, Plotinos’un öğretisi aynı zamanda aşağıdan yukarı doğru yükselen bir panteizmdir.
b)      İdealist Panteizm: hegel’in öğretisidir. Buna göre, reel fikirlere ve düşünceye götürdüğü için Tanrı, kendisinin içkin (immanent) olduğu fikirlerde bizzat kendisinden kendi şuurunu alan bir fikirdir. Hegel’in sistemi genel olarak panteist kabul edilirse de kendisi Spinoza’yı eleştirir. “Din Felsefesi Dersleri”nde Tanrı’nın yarattıklarından ayrı olduğunu söyler.
c)      Tabiatçı (Naturalist) ve İnen Panteizm: Tanrı’yı tabiatla özdeşleyen. Bruno’da ve Spinoza’da olduğu gibi bir öğretidir. Spinoza’ya göre varlık birdir ve mükemmeldir. Varlıklar Bir olandan derece derece inmekle çeşitlenirler. Geometride teoremlerin prensiplerden çıkması gibi, varlıklar da  mantıkî bir süreçle, asıl varlıktan çıkarlar. Dünya ile Tanrı özdeştir. Yani gerçeklik tek bir varlıktır; buna ister “doğa”, ister “Tanrı” diyelim fark etmez.
Panteizmi, Vahdet-i Vücud ile karıştırmamak gerekir. Vahdet-i Vücud, dini bir tecrübenin eseridir. Panteizm ise teoriktir. Vahdet-i Vücud’ta Tanrı’nın şahsiyeti vardır. O, tikelleri, yani Ali’yi Veli’yi bilir, hesaba da çeker. Panteizmde, Tanrı tabiatla, madde ile karıştığı için bunlardan mahrumdur.
Panteizmi ateimle de karıştırmamak gerekir. Zira ateizm, hiçbir düzenleyici kuvvet tanımaz. Bu bakımdan Plotinos’un ve bilhassa Spinoza’nın, Fichte, Hegel, Schelling’in modern panteizmleri düzenleyici bir kudret tanımaları bakımından (bu kudret fikirde ve tabiatta yahut Ben’de mevcut da olsa) ateizmden ayrılırlar. Hilozoizm ise metaryalist bir panteizm sayılabilir.

Kozmoteizm, panteizm için kullanılan diğer bir terimdir. Tanrı’yı doğanın dışındaki tinsel bir varlık, doğaüstü bir güç olarak değil de doğaya içkin bir varlık olarak gören, başka bir deyişle, Tanrı’yı kosmosla, yani maddi dünya ya da evrenle özdeşleştiren akımdır.

19 Mayıs 2017 Cuma

Bilgi Türleri

Blimsel Bilgi
Gündelik Bilgi
Teknik Bilgi
Sanat Bilgisi
Dini Bilgi

Felsefi Bilgi



Nietzsche Kimdir?

FRIEDRICH NİETZSCHE (1844-1900)
Wilhem Friedrich Nietzsche, 1844 yılında Lützen yakınlarında Rökken köyünde doğdu, 1900 yılında Weimar’da öldü. Ataları Polonya’dan geldiği söylenen bir papazın oğludur. Dini eğitim görmüş ve küçük yaştayken babası ölünce annesiyle Naumburg kentine gitti. Altı yaşlarında Naumburg’da Bürgeschule’ye verildi. Bir süre burada öğrenim gördükten sonra, 1858 yılında Pforta’ya girdi.Baskılı bir öğretim düzenine sahip okullarda eğitim gördü ve bu duruma pek ısınamadı. Bu öğrencilik döneminde, okulda edindiği arkadaşlarıyla “Germania” adlı bir dernek kurdu. Dernekte karşılıklı konuşmalar, incelemeler, daha çok edebiyatı, sanatı, arada bir de felsefeyi ilgilendiren toplu tartışmalar, eleştiriler düzenlenmekteydi. Bu dernek sayesinde Nietzsche’nin düşünce sisteminin ilk tasarımı ortaya çıkmaya başladı. Dernek için Byron üzerine yaptığı incelemeler onun bakış açısını belirlemeye başladı.
1864 yılında Pforta’yı bitirip Bonn Üniversitesi’ne girdi. Artık, gönlünce bağımsız, bütün davranış ve eylemlerinde canının çektiğince özgürdür. İlerde bütün düşünce ortamını sarsacak olan frengiye bu dönemde yakalandı. Bu sınırsız özgürlüğün verdiği bağımsız yaşam, onu yavaş yavaş toplum bağlarından, eski geleneklerden, dini inançlarından çözülmeye başlamasına neden olur. Bir ara dinlere karşı geçici öğrenme isteğinin körüklemesiyle teoloji (tanrıbilim) üzerinde çalışmaya koyulur. Bu geçici ilgi dolayısıyla dinle arasına, ilerde kapanmayacak olan büyük, derin bir uçurum girmeye başladı. Hıristiyan inançları, onun içinde genişleyen boşluğu doldurmaya, sorularına karşılık bulmaya yetmez oldu.
Nietzsche, dinden sıyrıldı, bütün çalışmalarını dilbilim konusunda yoğunlaştırdı. Kendini, eski dillere özellikle Grekçeye verdi. Bu ilginin kaynağında, o çağ Avrupa’sının din etkisiyle, ulusçuluk düşünceleriyle Greklere beslediği derin sevgi, saygı vardır. Avrupa’nın Greklere yönelmesi Nietzsche’nin ilgisini bu yöne meyillenmesine sebep olmaktaydı. Bu yıllarda Nietzsche’nin yetişmesinde büyük etkisi olan öğretmeni, çağın ünlü dilbilim bilgini Ritschel, Bonn Üniversitesi’nden ayrılarak Leipzig’e gider. Nietzsche de onun peşinden Leipzig Üniversitesi’ne girer (1865). Leipzig’de dolaşırken kitapçı dükkânlarından birinde Schopenhauer’in “İstem ve Tasarım Olarak Evren” adlı yapıtını bularak büyük bir tutkuyla sarılır. Schopenhauer’in diğer yazılarını bulup okuduğunda büsbütün bağlanır. Evrene, varlık türlerine, insanlara, olaylara, iyimserle kötümser duyguların çatıştığı yeni bir açıdan bakmaya başlar. Evrenin, iki çelişik gücün boğuşma yeri olması fikri onu karamsarlığa sürükler. Yeni başlayan Prusya-Avusturya savaşlarına katılmak ister. Gözlerinin bozuk olması yüzünden askere alınmaz. Yeniden umutsuzluğa kapılır. Karamsarlık yüreğinde derinleşmeye başlar. Savaş onun düşünce değişimleri yaşamasına vesile olur ve aşırı ulusçu kesilir. Bir süre sonra dileği olur ve askere alınır. Askerdeyken attan düşüp yaralanır ve hatta bir aralık ölecek gibi olur. Aylarca yatakta kalır, güçlükle kendine gelip iyileşiyor. Ancak bu olayın sarsıntısını üstünden atamaz.
Derin bir sevgi duyduğu Wagner ile tanışır (1869). Bu dönemde yeni yeni duyuşlar ve açılımlar belirir. Ulusçuluğun yerini sanatın, felsefenin, insan yaratmaların büyülü ışıkları alır. Yine kendine, kendi düşünce ortamına, öğrencilik yıllarındaki duyuş ortamına dönüyor. Yaşının çok genç olmasına rağmen, bilgisinin sağladığı şöhret sayesinde Basel Üniversitesi ona filoloji profersörlüğü önerilir. Nietzsche öneriyi kabul etti (1869) ve burada çağın ünlü sanat tarihçisi Jacob Burkchardt’la tanışarak yakınlık kurar. Wagner’la daha sıkı, daha yakın ilişkiler sağlar. Sağlığı hiçbir zaman iyi olmayan filozof birkaç kez hastalık izni aldıktan sonra 1879’da istifa etmeye mecbur kaldı.

Wagner’e tutkuyla hayran iken, aşırı Hıristiyancı ve dünyadan el çekme düşüncesiyle çok dolu bulduğu “Parsifal” nedeniyle Wagner’la kavga eder. Kavgadan sonra Wagner’i şiddetle eleştirmeye girişti ve eleştirisini Wagner’in Yahudi olduğu savına kadar götürdü. Gençliğinde yakalandığı söylenen frengi, onun düşünce evreninde aşırılığa varan bir tutumu benimsemesine yol açtı denilebilir. Nietzsche’nin bütün yazılarında da açığa çıkan güçlü bir aşırılık vardır. Bu bakımdan Nietzsche, bir aşırılıklar düşünürü, ölçüsüzlükler yazarıdır. Nietzsche, 1875 yılından sonra başlayan, 1889’a kadar süren on dört yıllık dönem içinde birtakım iniş çıkışlara, düşünce çevrintilerine dalar. Eski yakınlıklarından bıkar, yakınlarından sıyrılır. 1889 yılında artık o bilinen Nietzsche olmaktan çıkmıştır. Kırk beş yıllık yaşantı birdenbire kopmuş, unutulmuştur. Nietzsche, bu yılın bir ocak gününde evinin önünde yaşlı bir atın feci şekilde dövüldüğünü görüp birden sokağa fırlar. Bağırır, çağırır, ağlar, dövünür. Ata sarılıp hayvanı öper, okşar. Derin bir üzüntüye kapılır. Bu olayla çağın Nietzsche’si bütün bilinç dizginlerinden sıyrılarak çıldırır. Artık onun için “çarmıha gerilen”, “Dionysos” gibi adlar kullanılır.

PANTEİZM

PANTEİZM Panteizm: Grekçede “bütün”, “her şey”, “hepsi” anlamlarına gelen pan sözcüğü ile Tanrı anlamına gelen theos sözcüğünün bir araya...